bazen bir boşlukta olduğumu düşünüyorum.
hayal etmiyorum.
yaşıyormuşum gibi oluyor.
mesela bir şeyler anlatmak istiyorum. konuştuklarımı anlamıyorlar çünkü aynı lisanı konuşmuyoruz. kendimi ifade edebilmenin yollarını arıyorum. kulak veriyorlar ancak bu kez de yanlış anlıyorlar.
size de oluyor değil mi böyle? inançla, inatla söylemek istediklerinizi anlamamakta direnenler çıkıyor karşınıza. her şeyin en mantıklısını, en doğrusunu bildiğini sananlar, zekalarına toz kondurmayanlar ama gerçekte kulakları ya da daha doğrusu zihinleri tıkalı olanlarla karşılaşıyor musunuz yaşamınızın içinde?
ben bunu sık sık yaşıyorum.
bazen o boşlukta kaybolacak gibi oluyorum. o anlarda beni bulabilecek, en azından söylediklerime kulak verebilecek birini istiyorum.
bir an geliyor olduğum yerde mutlu olduğumu hissediyorum ya da böyle teselli ediyorum kendimi. bazen tam da aradığım gibileri geliyor yanıma. içimde biriktirdiklerimi anlatıyorum bir çırpıda. gitme ihtimallerini aklımda bulundurup, hızlı hızlı sıralıyorum aklımdakileri. peş peşe sıraladığım için cümlelerimi anlamak isteseler bile anlayamadıklarını fark ediyorum.
ben kendimi ifade etme konusunda çok mu beceriksizim, ya da çok mu zeki, çok mu sıradışıyım diye soruyorum kendime. kendi iç savaşıma dönüşüyor bu iç sesler. tükeniyorum ve yine susuyorum.
bazen hep o boşlukta olacağımı düşünüp, ölümü bekliyorum.
bazen de hiçbir şeyi umursamayıp, böyle kendi kendime konuşuyorum. bakmayın söylendiğime çünkü, ben bu boşluğa her düştüğümde aslında hep kendime yeni bir ben katarak fazlalaştığımı biliyorum.
- 9th May
2012 - 09
- 15th July
2011 - 15
belki ayni yastiga.
kalbim uzun zamandır sarılmamışken bir sıcaklığa, onun gelip “neredeydin sen?” diye sormak yerine “hadi gidelim” demesi içimi ısıtıyor.
hoş geldin.
- 8th July
2011 - 08
karalanan beyaz sayfalar.
sanırım küçükken yere döktüğümüz kırıntılar yüzünden geliyor bunlar başımıza. anne şevkatine alıştığımızdan da olabilir. vızır vızır işleyen bir yoldan karşıya geçerken arandığımız o eli ancak bunlar açıklayabilir.
acı bir şey söyleyeyim mi? artık sadece şarkılardan duyacağız o güzel sözleri. kavrayamadın mı hala? zaman geçiyor ve hislerimiz ölüyor.
- 31st March
2011 - 31
yarin cok gec bugun gitmeliyim.
gidemem mi sanıyorsun? koyamam mı yerine yeni birini? içime işleyemez mi kokusu? öpemez miyim bir daha seni öptüğüm gibi? kendimi bulamaz mıyım bir başkasının bedeninde? unutturamaz mı onun cümleleri senin ‘seni seviyorum’ larını?
gidemem! koyamam! işleyemez! öpemem! bulamam! unutturamaz!
başka birinin benliğiyle birleştiremem artık benliğimi.
- 31st March
2011 - 31
hayalin c’si.
ıssız bir metro durağındayım ben bu gece. hava öyle soğuk ki, uyuştum. uyuştuğumdan artık derimin altına işlemiyordu havanın soğukluğu. sonra yanıma geldi. suratıma baktı. bakışları hoş geldin der gibiydi. gülümsedim.
bana bakışları en sevdiğiniz şarkı gibiydi. hani o paha biçilemez olanlardan. içimden dedim ki, iyi ki kimse gerçekten bilip görmüyor onu. sadece bana özel geldi onun sıcaklığı, eğer öyle olmadığını düşünseydim kıskanırdım tüm evrenin hareketinden. bilinmeyeni keşfetmenin heyecanı vardı içimde. sanki ‘şevkat’ resmini çizdi o benim zihnimde.
kucağıma yattı. uyurken bile sıcacıktı. aslında biliyor musunuz bir şey uyurken bile sıcaksa o’na gidin. orada farklı bir şey var çünkü.
avuçlarımı koydum üstüne. sevkat dolu. içimden ‘seni bırakanlara acıyorum, çünkü gerçekten kaybetmişler’ dedim. kulaklarını korudum. hava soğuk demiştim ya onu uyuşturmasın istedim. zamanın geçmeyince geçmeyen ama bitmesin dediğim anlarda ne çabuk geçen bir şey olduğunu gitme vakti geldiğinde anladım.
biliyorum. gitmesini istemediğim bir şey o hayatımdan. o’nu gördükten sonra beni yeniden masumlaştıran şeylerden en büyüğü, tanıdığım ama aslında hiç görmediğim birini sevdiğimi görmem gibiydi gelişi.
kalktı kucağımdan ve hoşçakal dermişçesine miyavladı serseri.
zaman akıyor ve yarın böyle olmayacak biliyorum.
- 28th March
2011 - 28
iz.
acıyor.
canım acıdığında ‘birazdan geçecek’ derdi. ‘her acı geçer’ diye eklerdi ardından. iyi de ben istediğimde dinmiyorsa ne önemi var ki? ‘sabırsız olma, sadece bekle’ demesi çok vaktini almazdı içimdeki o bilmiş sesin. ama geçmiyordu. her ‘geçer’ demesinin ardından sanki daha hızlı yayılıyordu kanıma o acı. mideme, kalbime, diz kapaklarıma, bileklerime doğru yayılışının hızını hiçbir fizikçi bana öğretemezdi. sesimi çıkartmıyordum o vakit, şikayet etsem eminim kimse duymayacaktı ya da duymamış gibi yapacaklardı.
acı, yakıyor. parmaklarım. dirseğim. boynum. tokası gevşemiş saçlarım. dilim, uyuşuyor. gözümün önüne gelen bir film sahnesi var. ne hareket ediyor ne de gidiyor. hiç izlemediğim ama sanki kendimi bildiğimden beri en sevdiğim filmmiş gibi. gözyaşlarım, ilk defa gerçekten akmak istiyor. böyle zamanlarda babamı istiyorum. oysa söz vermiştim kendim ayaklanacağım diye. ama olsun istiyorum, yatırsın göğsüne saçlarımla oynayarak uyutsun.
uğultular. duyma yetimi kaybeder misali. bana ne olduğunu anladığımda aslında seslermiş dedim benim özlediklerim.
hadi seslenin. konuşun, anlatın bir şeyler. canımı acıtacak bir ‘hoşçakal’ bile olur. sadece önce seslerinizi duyayım. sonrasında tekrar acı çekmeye razı parmaklarım, bileklerim, boynum, diz kapaklarım, saçlarım.
- 24th March
2011 - 24
hic masum duygularla gunahlara boguldun mu?
farklı farklı insanları yara bandı olarak kullandığın bir zamanda, içine girdiğin birkaç beden. girmek için kullandığın boşa alınmış vizeler. insanların duygularıyla oynadığın, karşılıklı bir şey yaşamak istemediğin bir zaman dilimi.
aslında hiç dokunmadığın birini arıyorsun. o bilmediğin teni ararken boş yere kullandığın bedenlerde, kısık gözlerinle ‘seni istiyorum’ bile demiyorsun.
o beyninde yarattığına rastlayamıyorsun değil mi? evet, rastlayamıyorsun.
tekrar arıyorsun, o tenlerin içine girip çıkıyorsun. rol yapıyorsun. ve hala bulamadığını farkediyorsun değil mi?
- lanet olası burnum bilmediğim o kokunu öyle çok arıyor ki, algılarım açık olduğu için beddua ediyorum.
- 24th March
2011 - 24
kestikce daha da uzuyor uzakligin saclari
ıssız bir deniz kıyısında, bir kumsalda hayal ediyorum ikimizi. o serin havayı bile ısıtır gibi, dans edelim seninle. gözlerimi kapatayım, duralım öylece. sadece zihnimizde dolansın kolların bedenime. suratına çarparken rüzgar, elin belimde düşmemi sağlasın. susalım öyle.
iyi de bunlar yan yana değilken nasıl olacak?
- 19th March
2011 - 19
önemli olan boyutu değil, işlevi.
- 9th March
2011 - 09
- 8th March
2011 - 08
bak bir hayalim var benim.
biraz mutluluk ve biraz huzur istediğim. damağımda kalsın tadı. bıraksınlar. bir evim olsun pötikare gibi. minik kare kare odalar barındırsın içinde, benzesin söylediğime. sabahları kahve&sigara keyfi yaşayabileceğim bir balkonu olsun.
en güzel yemeğimi yaparım. adı ‘aşka bayıldı’ olsun. beyaza boyadığımız tahta masanın üstünde kalsın. daha adını bilmediğim o en sevdiğimiz filmi izleriz.
sonra beraber uyuruz. uyandığımızda uydurma bir krep yaparım sana. senin gözlerin dolar aşağıya bakarsın. ben dayanamam alt çenemi titretirim. görsen seversin o halimi.
evde 24 saat jehan barbur-öylesine çalsın. dışarıdan geldiğimizde kapıdan kadayıf’ın mırıltılarını duyalım. kadayıf bizim kedi yabancı gelmesin kulağına. şarkıyı duyduğunda biraz hüzünlenirsin sen. hüzün demişken; gülsün artık yüzümüz.
hem bak beyazlar düşüyor gökyüzünden. tak eldivenlerini, ben alırım pekmezi.
severim de karla pekmez yemeyi.
- 8th March
2011 - 08
düşünmeye tembelleştiğim şu zamanda yazı yazmaya çekiniyorum ben.
başlarken merhaba mı demeli?
yoksa direkt kelimeleri mi fırlatmalı parmaklarımdan?
çabuk çabuk mu bitirmeli tabağımdakileri?
yoksa yavaş hareketlerle mi yaşamalı hayatı?yaşamak sağlığa zararlıdır fikrini benimsemişler gibi filmi hızlı bir şekilde ileri mi sarmalı?
bence çiğnemeli yavaşça, sindirmeli lokma lokma. ağır ağır içine çekmeli toprağın kokusunu ve bir kitabı ayrı ayrı her kelimesiyle yutmalı.
bunlardan sonra, önce ‘merhaba’ ile başlamalıyım sanırım.
merhaba!